Sıra Bende

Egemen Nilüfer Yumurtacı Güzel’in öyküsü (2002)

Büyük bir hevesle hazırlandım, beni de heyecanlandıran buluşma için. Günlerdir Gülümser kadar ben de sonucu merak ediyorum. İlk ne zaman başladı bu heves, bir radyo programıyla mıydı yoksa televizyona mı telefon etmişti, hatırlayamıyorum ama üç ay mektuplaştılar. İşte şimdi buluşacaklar. Elleri titriyor. Kendince süslendi. Kaçıncı kez saati sorusu bu annesine! Bir köşeden onu izliyor anacığı. Saçını taradı, ördü iki yanından. Kıpkırmızı kurdeleler almış kendine bizim kız. Nasıl da güzel, ışıklı bir yüzü var bu kızın, içi gibi. Öyle iyi kalplidir ki kimi geceler ağlar içini çekerek üzülür haline. Aslında kendi haline değil, anacığına daha çok yardım edemediğine. İşten çıkardılar geçenlerde, sudan bir sebep bulup. Iki başlarına kaldıkları bu evceğiz de kendilerinin olmasıydı, iyice kötü olurdu halleri babası ölünce. Şükretmeyi bilmeleri bağlıyordu onları hayata. İşte bazı geceler bu yüzden, gözleri görse kesin işten çıkarmazlardı ya da zengin bir adamlarla evlenir, anacığımın elini sıcak sudan soğuk suya sokturmazdım, diye yer bitirir kendini. Oysa ben görüyorum onla gezerken; insanlar gözleri görse de çıkarılıyorlar işten, zenginlerle evlenebilen fakir kızlar dövülüyor, aldatılıyor ve daha ne kötü hikayeler. Yerde bir gazete parçasi vardi. Gülümser otobüs bekliyordu. Ben de o bir parça da neler yazılıysa sildim süpürdüm. İnsanlar kriz sebebiyle toplu halde isten çikariliyormus. Yurt disindan yabancilar gelmis. “Ulusal Plan” yapmaya yardim ediyorlarmis. Ben bir sopayim ya, yine de sezdim bir trajikomiklik olduğunu. Bazı bazı Gülümser uyur kalır radyosu açık. Haberleri, radyo oyunlarını dinlerim. Kendime göre kültürüm var benim de. Beni okşar bazı bazı pamuk elleri, yoldaşım ışığım, iyi ki de varsın, der. Nasıl gururlanırım o zaman. Daha bir dikkatli yoldaş olurum ona. Bazen tüm gücümle bir boşluğu görüp o beni yönlendirse de aksi tarafa dokunmak için direnirim. Artik o garip bağ oluştu aramızda. Dile kolay on beş yıldır beraberiz. Dilimiz ayni oldu artik.Doğum günüydü. Babacığı emekli bir öğretmendi. Gülümser yedi yasinda artik tamamen görmez olunca almıştı beni. Önceleri çok incindi. Çocuk ruhu kabullenemedi, insanlarin ne diyecegini düsündü. “Değnekli!..” diye bağıran sokaktaki çocuklar incitti onu. Almadi beni eline. Ta ki bir gece pencereden gelen bahar dallarının kokusu, onu baştan çıkarana dek.Hava kararmıştı. Açtı usulca beni. Elleri alışıktı evin içine. Hemencecik indi alt kattaki sundurmaya. Bahçede dolandı köseye kadar gittik. Sokakta sıkı sıkı kavradı başımı. Seviniverdim. “Hah söyle işte.” Boş versindi o canavar veletleri. Zaten elime bir geçseler kafalarına kafalarına inerdim ya… Neyse.

Ve işte en sonunda garip bir tesadüfle, onu heyecanlandıran Mehmet’le tanışmıştı. Sonra yazışma başlamıştı. Mehmet başka bir şehirdendi. Ankara’ya geliyordu. Gülümser’in gülümsemesine dokunmak için. Ona mektupta böyle diyordu. “Gülümsemene dokumak için ilk defa bir şehrin dışına çıkıp yalnız başıma yolculuk yapacağım.”

Otobüs terminalinden gelinilebilecek ve en kolay buluşulabilecek yer olarak Kizilay’da karar kıldılar. Acaba nasıl geçti yolculuğu? Bilmediği, tanımadığı bir kentte nasıl da meraklıdır? Yüreği ağzında küt küt… Gören bir insanin bile gördüğünde heyecanlanacağı kesin olan yaban eldeki kalabalık, ürkütür onu da.

Biz en sonunda çıktık evden. Melekler gibi güzel oldu. Masmavi bir bluz ve siyah bir etek giydi. “Kırmızı kurdelemden tanırsın beni” diye takılmıştı telefonda Mehmet’e. Gülmüşlerdi beraber. Hayat ince bir alay değil miydi zaten, bol hüznüne katlanmak için ölümün, sıkça hatırlamamız gereken yürek dolusu bir gülümseme. “Ay ne çok felsefe yaptı be şu baston!” deseniz de üzgünüm; bu öyküyü anlatan benim. Üstelik gevezenin de tekiyim.

Bu arada ben Mehmet’in bastonunun merak ediyorum. Mutlaka beyazdır. O da acaba yıpranmış mıdır? Kaç yıldır Mehmet’in yolunu bulmasına yardım eder ki? O da yolda duran ve bakanların ya da dikkatsizce toslayanların, fısıldasanların kafasına kafasına inmek ister mi ki?.. Bazen kırlardakı çiçeklerin renklerini anlatmak ister mi ki Mehmet’e? O da kültürlü mü ki? Yoksa kendini beğenmiş midir? Sanmam. İnsan birilerine yardım ettikçe ögreniyor, eğiliyor, inceliyor. Kendini beğenmiş olamaz, bundan eminim.

Otobüs çok sıkışıktı; ittirdiler. Katlanmıştım ama Gülümser’in arkaşında duran kötü niyetli adamı fark edince yanlışlıkla açılmış gibi kaçıp azıcık, ellerinin sıkılmış cenderesinden, herifçioğlunun bir tarafına battım. Bir üniversiteli olduğunu düsündüğüm temiz yüzlü çocuk yer verdi de bizim kıza, ancak rahatlayabildim. En sonunda geldik. İtiş kakış indik. Hava çok güzeldi. Ayakları dolaşıyordu Gülümser’in. Birden sokakta başka bir ‘çat çat çat’ ritmine kulak kesildim. Çok yakındık, çarpıştık. (Onlar da…) Ben biraz sendeledim. Kol kola girdiler kalabalıkta. Mehmet kendininkini katladığından artık ikisi için yoldaş bendim. Çok gururlandım. Gerçi ötekiyle tanışmamız gecikti ya, neyse. Şimdi Mehmet’in, Gülümser’in gülümsemesine dokunabileceği bir yere götüreceğim onları.

Şaşkın bir mevsimdi, ne çok öykü var şu şehirde, diyor, Aylak Adam’ın beni aradığını düşünerek, bulamayıp üzülmesin diye aklıma esen tarafa, rüzgarın beni usulca ittiği yöne doğru, ellerim cebime yürüyordum. Gülümser’in bastonunun sesini duydum: “Çat çat…” “Hey, sen elleri cebindeki!.. Gerçi kültürlüyüm kendimce ama öykü de yazamam ki… Bak gözünün gördüğüne, göz hakkı derler bizim orada. Borçlusun, yaz öykümü..”